Ana içeriğe atla

Şairliği Hayata, Yarını Bugüne, Küçük İnsanı Büyük İnsana Tercih Eden Şair: Orhan Veli/ÖZGÜR VİRLAN








    Şair yaratılışı her ne kadar çalışmasına olanak tanımasa da genç yaşta PTT Genel

Müdürlüğünde memuriyete başlayan Orhan Veli, sıkıcı olduğu kadar yaşamın kendisi olan

“Süleyman Efendi”ye olan uzaklığı karşısında, “Şairlik ile memuriyetin bağdaşmayacağını

gördüm. Şairliği tercih ettim.  Mizacım beni buna mecbur etti.”[1] diyerek büyük adamlara

sırt dönüp kendini bulduğu yere, sıradan insanın yanına gitmiştir. Bu gidişte muhakkak ki

Ankara Lisesindeki öğretmenleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Rıfkı Melûl Meriç, Halil Vedat

Fıratlı, Yahya Saim Ozanoğlu gibi isimlerden ders alırken[2] gene bu dönemlere rastlayan

ilk şiirlerini yazmaya başlaması etkili olmuştur. Nitekim daha Ankara Lisesi’nde okurken

tanıştığı Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le beraber 18 sayı çıkarttıkları “Sesimiz” dergisi

Garip hareketinin ilk adımları olmuştur.[3] Başlarda klâsik tarzda şiirler yazan Orhan Veli

bu döneminde Ahmet Haşim, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi

Tanpınar ve Cahit Sıtkı Tarancı’dan etkilenmiş, lirik bir eda ve sanatkârane bir üslupla verdiği

bu ilk şiirlerindeki anlayıştan[4] gün geçtikçe uzaklaşarak edebiyat dünyamıza “şiir nedir”

sorusunu getirerek Türk şiirinde yenileşmenin ve bir devrimin öncü ismi olmuştur.

            Meselâ Türk Dil Kurumunun Büyük Türkçe Sözlük’üne göre, “zengin sembollerle,

ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan, hece ve durak bakımından denk ve

kendi başına bir bütün olan edebi  anlatım biçimi, manzume, nazım, koşuk” şiir olarak

adlandırılır.[5] Oysa Ahmet Haşim’e göre şiir, “söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade

musikiye yakın mutavassıt bir lisan” iken[6] Yahya Kemal, “Şiir kalpten geçen bir hâdisenin

lisan hâlinde tecelli edişidir. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifâde edişimiz şiir değildir.

Bir mısranın şiir olup olmadığı gayet âşikârdır. Derunî ahenk ile ifâde edilmişse şiirdir. Fakat

duyulmaksızın yalnız vezin ve lisan mümaresesiyle söylenen söz şiir olamaz.[7] demişse de

Cahit Sıtkı Tarancı, “kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır” diye tanımlamıştır[8]. Hâlbuki

birçoklarına göre şiir bu tanımlamalardan hiçbiri değildir.  Şairin kendisinden kopan bir

parçadır sadece. Bu yüzden Orhan Veli, şiiri, “bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatı,

yani tamamıyla manadan ibaret”[9] sayıp “bir takım nazariyelerin söylediklerini bilinen kalıplar

içine sıkıştırmakta yeni hiçbir san’atkârane hamle görmeyip yapıyı temelinden değiştirme”[10]

arzusu olarak bulur ve geleneğe eklemlenen şairler ona göre ‘kitabi’ şiir yazmakta, masa

başına oturduklarında kişisel özelliklerinden kendilerini yalıtmakta ve böylece kişiliksiz ve

yapay metinler üretmektedir.  Oysa şair, şiirinde görünmelidir[11].

            1937 ‘de yazımıza konu olan yenilikçi tarafını göstermeye başladığı ilk şiirlerini

veren Orhan Veli bu öncülüğünü ettiği yeni anlayışa 1940’dan itibaren daha

çok sarılarak yalın ve sade bir o kadar da duygudan uzak ama nükteye dayalı, küçük insanın

şiirlerini vermeye başlar. Başlar başlamasına ama bu onun şiir denen şeyin “alelade”

olabileceğini düşündüğü anlamına gelmez. Onun anlayışı ve başarısı günlük konuşma dilini

edebileştirmesidir.[12] Hece şiirine, toplumcu ve gerçekçi şiire karşı çıkan Garipçiler

şiirin entelektüeller yerine halka seslenişini yazmışlardır.[13] 21 Mart 1947’de Tasvir’de

Bahadır Dülger’e, “Ben san’atla edebiyatı birbirinden ayırıyorum ve şiiri sanata sokuyorum.

Roman, hikâye ve tiyatro edebiyat çerçevesi içine giriyor. Fikir sanatta yer alamıyor. Ama

edebiyat fikre dayanıyor. Bu itibarla edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi lazım.

Okur-yazarları halka doğru götüren bir edebiyat isterim. Yani edebiyatın çoğunluğa hitap

etmesini istiyorum. Çoğunluk okuyup anlamalıdır. Anlayabilmesi içinde edebiyatta kendi

meselelerinden bahsedilmesi lazım…”  demiş[14] ve “Bir şiirde takdir edilmesi lâzım gelen bir

ahenk varsa, onu temin eden şey ne vezindir, ne de kafiye o ahenk vezinle kafiyenin dışında

da, vezinle kafiyeye rağmen de mevcuttur.”  diyerek[15] kafiyeyi ilk insanların ikinci satırın

kolay hatırlanmasını temin için yani sadece hafızaya yardımcı olmak maksadıyla kullandığını

fakat insanların onda sonradan bir güzellik bulduğunu[16] dile getirmiştir.

            Ona göre toplumda birey, şiiri, kendine öğretilen şartlar içinde arayıp, bir tabiileşme

arzusunun mahsulü olan eserleri hayretle karşılar,  bu durum hasebiyle Garip telâkkisinin

yegane amacını kişiyi öğrendiklerinden şüpheye düşürmek[17] olarak zikreder ve “Şiirde tasvir

bulunabilir fakat tasvir san’atkârın tamamen kendine has görüş adesesinden dahi geçmiş olsa

– şiirde esas unsur olmamalı. Şiiri şiir yapan sadece, edasındaki hususiyet olmalıdır. Zira o da

mânaya aittir.”[18] diyerek Nazım Hikmet’in toplumcu şiirine karşı çıkmaktan da geri

kalmamış ve şiirin sanat için olduğunu belirterek yeni Türk devletinin olduğu gibi şiirinde

Birinci Cihan Harbi sonu şartlarına göre konumunu tayin etmiştir.[19] Sözgelimi bu hususta

Orhan Veli’nin yakın arkadaşı aynı zamanda da Yaprak’ta (Orhan Veli’nin çıkardığı dergi) iki

şiiri yayımlanmış olan Abidin Dino’nun ağabeyi şair ve ressam Arif Dino, Nazım Hikmet’in

bir kediye benzeyen resmini yaptığından[20] mıdır, yoksa Nazım’ın ciğerle beslediği o çok

sevdiği kedisi Tekir’den[21] sebep midir bilinmez ama Nazım Hikmet’in şiirine karşı kendi

düşüncelerini Orhan Veli şu mısralarla belki de dile getirmiştir,

“Uyuşamayız seninle yollarımız ayrı;

 Sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi;

 Senin yiyeceğin kalaylı kapta;

 Benimki aslan ağzında;

 Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik

 Ama seninki de kolay değil, kardeşim;

 Kolay değil hani;

 Böyle kuyruk sallamak tanrının günü.

 Cevap

 -Ciğercinin kedisinden sokak kedisine-

 Açlıktan bahsediyorsun;

 Demek ki sen komünistsin.

 Demek bütün binaları yakan sensin.

 İstanbul'dakileri sen

 Ankara'dakileri sen...

 Sen ne domuzsun, sen!”

            Bundan sebep zaten Birinci Cihan Harbi bitmeden Rusya’da kurulan yeni düzene göre

şekillenen savaş sonrası dünyada; Sosyalist, Komünist, Marksist bir söylemin temsilcisi

olarak Nazım Hikmet dünyadaki değişimin Türkiye temsilcisi olarak kendini gösterip bu

değişimi şiir olarak benimseyince bu yeni anlayışı “halkın davasını savunmak” olarak ifade

etmiştir, etmesine ama  Orhan Veli ve arkadaşları, “Nazım Hikmet halkın davasını müdafaa

ediyor, biz ise halkın zevkini müdafaa ediyoruz!” çıkışıyla bu çıkışı kendi çıkışlarının

mesnedi haline getirmiştir.[22] İsmet Özel’e göreyse bu durum, “doğrudan Birinci Cihan

Harbi’nin sona erdiği vakit Büyük Buhran’ını yaşamayan kapitalizmin vazgeçilmezliği ve

modernleşmenin zihinlerde tatminkâr yuvayı kendini insanî bir temayülün unsuru sayma

bahsinde bulduğu anlayışıyla yürürlükte kalması idi.”[23]  Bu ahvâl belki de bunca karmaşık

ifadelerden kurulu ideolojik bir yaklaşımın değil de  onun yerine hayatı bir şair olarak

yaşayan Orhan Veli’nin mısralarla buluşmasından başka bir şey değildir.  Nitekim İstanbul

Üniversitesinde felsefe bölümünü bu yüzden bitirememiş, memuriyete bu yüzden bir türlü

alışamamıştır.

            Bir diğer yandan Yahya Kemal, Orhan Veli ve arkadaşlarının eski şiiri bilmediği

konusunu tartışır. Buna karşın Orhan Veli de Yahya Kemal’e karşı “Efsane” şiirini yazar.

Anlatılana göre  iki şair bir gün karşılaşır ve Yahya Kemal “Yeni şiirler var mı?” diye sorar,

Orhan Veli de “Var” diye cevap verir ve “Efsane” adlı şiirini okur:

“Bir zamanlardı bu gamhanede bir dem vardı

Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı

 

O çağıltıyla beraber döğünürken def ü cenk

Bir güneş dalgalar üstünde doğar rengarenk

 

Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe

Rindler muğbeçeler mest bütün mecliste

 

Ve o haletle bütün kahkahalar nağmeleşir

Dilde Yahya Kemal’in şarkısı şehnameleşir

 

O gürültüyle sular çalkalanır çağlardı

Bir zamanlardı bu gamhanede bir dem vardı

 

Lakin artık o hayal âlemi bir efsane

Ses sada yok bu değil sanki o devlethane”

 

Şiir bitince Yahya Kemal, “Siz biraz daha gayret etseniz bizi de geçeceksiniz” der. Orhan Veli ise buna karşılık, “Aman efendim, biz bunu alay olsun diye yazıyoruz” yanıtını verir.[24]

            Türk şiirine yeni bir ruh, yeni bir heyecan getirmek için yola çıkan Orhan Veli ve

arkadaşları şiirdeki tutumlarından dolayı alışılagelmiş şiirin esaslarını alaya aldıkları

iddiasıyla eleştiri oklarını üzerlerine çekmiş, ne var ki onları eleştirenler daha sonraları onlara

hak vermiştir, tıpkı Prof. Dr. Mehmet Kaplan gibi, “Yazık oldu Süleyman

Efendi’ye Mısraını ihtiva eden ‘Kitâbe-i Seng-i Mezar’ isimli şiir berber dükkânları

sohbetlerine varıncaya kadar dedikodu konusu olmuştu. Bu bir rezaletti. Hiç böyle şiir olur

muydu? Hiç unutmam, bir gün Bab-ı âli yokuşundan aşağıya doğru inerken elinde eskimiş

çantası, ayağında patlamış ayakkabıları, buruşmuş yüzü zavallı paltosu ile ara sokaklara dalan

küçük bir memur gördüm. Birden bire ‘Kitâbe-i Seng-i Mezar’ şiirini hatırladım. Kendi

kendime, ‘Şairin bahsettiği Süleyman Efendi böyle birisi olmalı’ dedim. Ve ona karşı içimde

bir merhamet ve şaire karşı bir sevgi hissettim. Daha önce başkalarıyla beraber benim de alay

ettiğim şiir, hayatta o zamana kadar benzerlerini çok gördüğüm fakat kendilerine karşı alâka

duymadığım insanların çehrelerine adeta bir ışık tutmuş onların boş ve manasız varlıklarını

bir muamma haline getirmişti.”[25] Aslında Orhan Veli, Süleyman Efendi’nin ta kendisidir ve

Mehmet Kaplan Hoca’nın karşılaştığı memurdan pek bir farkı yoktur. Şiiri de onun üstüne

başına benzer alçak gönüllü bir şairdir o. Sıradan posta memuru, çeviri atölyesinde sıradan bir

çalışan, şiirlerini ‘yapraklara’ yazan bir garip, İstanbul gazetelerinde iş arayan bir işsiz,

mektup atmaya parası olmayan bir yoksulun adıdır Orhan Veli.[26] Yoksulluğunun acısını

çoğu kez yaşar da şiirlerine de yaşatır bu acıyı ve şiirlerinde bir motif olarak karşımıza çıkar

bu acı.

 

“Şimdi kılıksızım fakat

 Borçlarımı ödedikten sonra

 İhtimal bir kat daha yeni esvabım olacak ve ihtimal sen

 Yine beni sevmeyeceksin”

Mısralarının yazarı cebi delik, gönlü kederli şairin şiirleri her daim kedinden bir parça taşır.

Meselâ, Melih Cevdet, “1938’de postanede memurdu. Hiç unutmam çok güzel bir günde istifa

etti.* Beni bu güzel havalar mahvetti şiirini yazdı.

‘Böyle bir havada istifa ettim

Evkaftaki memuriyetimden’

diyordu. Buradaki evkaf sözü onun için bütün hayatını daire ile ev arasında geçiren, bundan

başka bir  hayat bilmeyen küçük memuru anlatmaya en elverişli kelime idi.”[27]

“Bir de sevgilim vardır pek muteber;

 İsmini söyleyemem

 Edebiyat tarihçisi bulsun.”

            Mısralarıyla belirttiği fakat adını sır gibi sakladığı sevgilisi Nahit Hanım’a yazdığı bir

mektubunda, “Vaziyetimi bir düşün. İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen

üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok”[28]

Satırları akıllara Delikli Şiiri’ini getirmektedir:

“Cep delik cepken delik,

 Yen delik, kaftan delik,

 Don delik, mintan delik;

 Kevgir misin be kardeşlik”

            Nahit Hanım’a mektuplarından  halinin nice olduğunu okuduğumuz şair “Yazık Oldu

Süleyman Efendi’ye” mısraının yazarı olmaktan ziyade “Süleyman Efendi”nin ta kendisidir.

Çünkü o, öncelikle bir şair olsa da şiirinde bir bütün halinde başkahramanı kendi olan bir

roman ortaya koymuştur.[29] Melih Cevdet Anday da, son yıllarında 1937-38 yıllarında

Orhan Veli’nin çok gerilerde kaldığını, günden güne üstünün başının fakirleştiğini belirtir.[30]

Yokluğu böylesine olsa da hayal kurmaktan geri kalmaz, ne de olsa hayal de parayla değil

ya. Sevdiği kadınla her daim birlikte olabilmek için türlü çareler düşünür, kimi zamanda at

yarışına merak salar hatta Nahit Hanım’ın bir sorusu üzerine, “At yarışlarını soruyorsun.

Gidiyorum. Ama şimdiye kadar hiç oynamadım. At yarışlarından zengin olmak gibi bir

hülyam yok. Sadece param olsa kazanacağımı zannediyorum. Piyangoya gelince. Benim de

tek ümidim orada. Her ay, inşallah bu sefer kazanırım diyorum. Fakat hiçbir ay bilet

almadım.”[31] diyen, bazen de sevdiği kadının onu anlamadığından, ne halde olduğunu

bilmediğinden ve haksız yere kendisini ilgisizlikle suçlamasına kızarak, “Bir çorap

alamadığıma üzüldüğüm bir çok günlerime sabahtan akşama kadar aç geçirdiğim bir sırada

sen tutturmuşsun, ‘Nasıl yaşadığını biliyorum’ diyorsun.” diyerek feryat eden halkın içinden

biridir o.

            Orhan Veli, kısmen Garip anlayışını sürdürdüğü 1945’te yayımlanan

Vazgeçemediğim’den sonra gerek 1947’de yayımladığı Yenisi, gerekse ölümünden önce

1949’da yayımlanan son kitabı Karşı’da, çok açık bir şekilde Garip anlayışından uzaklaştığını,

şekil, üslup ve ifade bakımından tekrar eski şiir anlayışına döndüğünü görüyoruz.[32] Bu

durumu da kendisi 1945 yılında çıkan Garip’in ikinci baskısında şu şekilde izah ediyor,

“Şiirdeki garip mefhumu üzerinde bugün bir yazı yazmağa kalksam herhalde aynı şeyleri

yazmam. Ama bundan dolayı kim beni haksız bulabilir? Onları beş sene evvel yazmıştım. Beş

sene sonra da aynı şeyleri söyleyecek olduktan sonra ne diye yaşadım? O günden ölseydim

olmaz mıydı?”

            Orhan Veli’yi edebiyat tarihimizde önemli kılan kısa bir hayata sığdırdığı nitelik ve

nicelik bakımından doyurucu bir toplama ulaşan yapıtları değil, onu ilginç, başarılı ve

ölümsüz kılan ortaya koyduğu kişilikli yapıtın bütün gelenekleri yıkması ve yeni gelenekler

kurma becerisine sahip olmasıdır.[33] Bu beceri, kendinden sonra da Türk şiiri üzerinde

etkilerini devam ettirmiş ve 1937’den itibaren yayınladığı şiirleriyle açtığı yeni yol,

kendisinden  sonraki kuşağı meydana getiren İkinci Yeni şairlerini biçimsel konularla

uğraşmak zorunda bırakmayarak, biçimi hazır bir şekilde bu yeni kuşağa teslim etmiştir. Bu

teslimle şiirin daha özerk noktalarındaki sorunlara odaklanan İkinci Yeni şairleri dil-anlam-

çağrışım üçgenine daha kolay bir şekilde eğilebilmişlerdir.[34]

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

1)      KURNAZ, Cemâl - TATCI, Mustafa,  Ölümünün 50. Yılında Belgelerle Orhan Veli, MEB Yayınları, Ankara, 2000

 

2)      TDK, Büyük Türkçe Sözlük,  

http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.5a7d9cf1e64720.21880614 (son erişim: 09.02.2018)

 

3)      YUMUŞAK, Firdevs Canbaz, “Ahmet Haşim’in Şiir Dünyası ve Şiirinin Kaynakları Üzerine Bazı Notlar”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 23, 2012, s. 108-113.

 

4)      BAYRAK, Özcan, “Yahya Kemâl’in Şiir Anlayışı, Eski ve Yeni Şiire Bakışı”, EKEV Akademi Dergisi, Sayı: 48, 2011, s. 401-410.

 

 

5)        Cahit Sıtkı Tarancı, http://cahitsitkitaranci.uzerine.com/  (Son erişim: 09.02.2018)

 

 

6)       VELİ, Orhan, Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,  2012

 

 

7)      ASİLTÜRK, Bâki, “Orhan Veli: Hiç Bir”, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 488, Haziran 2014, s. 22-25.

 

 

8)      VELİ, Orhan, Hoşgör Köftecisi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,  2012

 

 

9)      ÖZEL, İsmet, “Yük-1”, Çelimli Çalım, Sayı: 2, Ağustos 2014, s. 11-13.

 

 

10)   AKIN, Sunay, İstanbul’un Nâzım Planı, Çınar Yayınları, İstanbul, 2002

 

 

11)  TOPALOĞLU, “Sınıftan Kaçan Şair”, Gazete Duvar, 22.04.2017 https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2017/04/22/siniftan-kacan-sair/

(Son erişim: 09.02.2018)

 

12)    UÇMAN, Abdullah, “Doğumunun 100. Yılında Orhan Veli Ve Garip Akımı”, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 488, Haziran 2014, s. 12-17.

 

13)   VELİ, Orhan, Yalnız Seni Arıyorum Nahit Hanıma Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,  2014

 

14)  COŞKUN, Sezai, “Bir Roman Kahramanı Olarak Orhan Veli“, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 488, Haziran 2014, s. 18- 21.

 

 



[1] Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı, Ölümünün 50. Yılında Belgelerle Orhan Veli, MEB Yayınları, Ankara, 2000, s. V.

[2] Kurnaz-Tatcı, a.g.e, s. 4.

[3] a.g.e, s. 105.

[4] a.g.e, s. 105.

[6] Firdevs Canbaz Yumuşak, “Ahmet Haşim’in Şiir Dünyası ve Şiirinin Kaynakları Üzerine Bazı Notlar”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 23, 2012, s. 108-113.

[7] Özcan Bayrak, “Yahya Kemâl’in Şiir Anlayışı, Eski ve Yeni Şiire Bakışı”, EKEV Akademi Dergisi, Sayı: 48, 2011, s. 401-410.

[8] Cahit Sıtkı Tarancı, http://cahitsitkitaranci.uzerine.com/ (Son erişim: 09.02.2018)

[9] Orhan Veli, Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,  2012, s.25

[10] Veli, a.g.e, s. 22.

[11] Bâki Asiltürk, “Orhan Veli: Hiç Bir”, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 488, Haziran 2014, s. 22-25.

[12] Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı, Ölümünün 50. Yılında Belgelerle Orhan Veli, MEB Yayınları, Ankara, 2000, s. 105-106.

[13] Kurnaz-Tatcı, a.g.e, s. 107.

[14] Orhan Veli, Hoşgör Köftecisi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,  2012, s.57.

[15] Orhan Veli, Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,  2012, s.21.

[16] Veli, a.g.e, s.20.

[17] a.g.e, s.20

[18] a.g.e, s. 26.

[19] İsmet Özel, “Yük-1”, Çelimli Çalım, Sayı: 2, Ağustos 2014, s. 11-13.

[20] Sunay Akın, İstanbul’un Nâzım Planı, Çınar Yayınları, İstanbul, 2002, s. 132.

[21] Akın, a.g.e, s. 133.

[22] Özel, a.g.d, s. 11-13.

[23] a.g.d, s. 11-13.

[24] Enver Topaloğlu, “Sınıftan Kaçan Şair”, 22.04.2017

https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2017/04/22/siniftan-kacan-sair/

(Son erişim: 09.02.2018)

[25] Abdullah Uçman, “Doğumunun 100. Yılında Orhan Veli Ve Garip Akımı”, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 488, Haziran 2014, s. 12-17.

*16.11.1938 tarihinde  Ankara posta memuru namzedi Orhan Veli, “vazifesine gelmediğinden ve mazeretini de bildirmediğinden memurin kanununun 8’inci maddesi mucibince  müstafi addedilmiştir (işten çıkarılmıştır)”
Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı, Ölümünün 50. Yılında Belgelerle Orhan Veli, MEB Yayınları, Ankara, 2000, s. 109-110.

[26] Bâki Asiltürk, “Orhan Veli: Hiç Bir”, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 488, Haziran 2014, s. 22-25.

[27] Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı, Ölümünün 50. Yılında Belgelerle Orhan Veli, MEB Yayınları, Ankara, 2000, s. 109.

[28] Orhan Veli, Yalnız Seni Arıyorum Nahit Hanıma Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,  2014, s.90.

[29] Sezai Coşkun, “Bir Roman Kahramanı’ Olarak Orhan Veli “, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 488, Haziran 2014, s. 18- 21.

[30] Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı, Ölümünün 50. Yılında Belgelerle Orhan Veli, MEB Yayınları, Ankara, 2000, s. 110.

[31] Orhan Veli, Yalnız Seni Arıyorum Nahit Hanıma Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,  2014, s.73

[32] Abdullah Uçman, “Doğumunun 100. Yılında Orhan Veli Ve Garip Akımı”, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 488, Haziran 2014, s. 12-17.

[33] Bâki Asiltürk, “Orhan Veli: Hiç Bir”, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Sayı: 488, Haziran 2014, s. 22-25.

[34] Asiltürk, a.g.d, s. 22-25.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türklerde Demircilik ve Sarı Irmak Kıyısı Heykelleri /Özgür VİRLAN

                         ÖZ             Tarihin en eski devirlerinden itibaren madenleri çıkarıp işlemesini bilen Türkler demiri işleyerek bir çok alet edevat yapmışlardır. Bu aletlerden bilhassa dönemin savaş teknolojisi kapsamında yapılan savaş aletlerinden başka sanatsal anlamda da eserler vermişlerdir. Bu eserlerden bir tanesi de bir kısmı halen gün yüzüne çıkarılmamış olan Pujin Köprüsü heykelleridir. Sarı Irmak üzerine inşa edilen ve 8. yüzyıla tarihlenen köprünün ırmak sularının taşması ve debisinin yükselip köprüyü parçalamasının önüne geçmek amacıyla köprünün iki bacağına demir heykeller koyup demir zincirlerle bağlayarak köprünün sağlam bir temel üzerinde durmasını amaçlayan bu yapı döneminin bayındırlık hizmetlerinin geldiği noktadan ziyade Türk demir işlemeciliği açısından son derece önemli bir göstergedir.   Giriş    ...

Frederic Gros'un "Yürümenin Felsefesi" Üzerine/Özgür VİRLAN

       Tüm duyularımızın bir bütün olarak aynı anda çalıştığı tek eylemdir belki de yürümek. Yürürken istemsizce düşünür, duyar, görür, hisseder, koklar ve tadarız. Kışın bir tohum olarak hayallerimize ektiğimiz mutluluğu yürürken baharın güneşinde hisseder, içimize çektiğimiz havanın tadını bile farklı algılarız. Bu yüzden   “yürümek spor değildir”   diye başlar Frederic Gros,   Yürümenin Felsefesi   kitabına.      Nihayetinde  “Spor teknik, kurallar, puanlama ve rekabet meselesidir, durmadan öğrenmeyi ve çalışmayı gerektirir; duruşları tanımak, doğru hareketleri bir araya getirmektir. Doğaçlama ve yetenek sonra gelir. Spor skor tutmaktır: Hangi sıralamadasın? Zamanlaman ne? Sonuç ne? Tıpkı savaşta olduğu gibi, kazanan ve kaybeden ayrımı burada da mevcuttur. Sporla savaş arasında, savaşta onura, sporda utanca dönüşen bir benzerlik bulunur: rakibe duyulan saygı, düşmana duyulan nefret… Spor marka ve imaj tüketicilerinin üşüştüğ...