Ana içeriğe atla

Zaman Felsefesi Üzerine: Zaman Yolcusu Kalmasın!/Özgür VİRLAN


    Kimilerine göre bir yanılsamanın kimilerine göreyse bir gerçekliğin ifadesi olan “yaşam” yani bilinçli bir canlılık hâli içerisinde bulunma durumu, genelde “zaman” denilen bir ifadeyle sınırlandırılır. Bunun aksine tecrübelerimizin gölgesinde zamanın akışından oldukça emin bir hayat süreriz. Ancak iş onu tanımlamaya, yani söze dökmeye gelince uygun kelimelerin bulunamayışından mıdır, yoksa zamanın doğasında yatan belirsizlikten midir, bilinmez, zorlanırız. Bu zorluk içerisinde kendine yer bulan fantastik düşüncelere göz attığımızda edebiyat ve sinemanın her daim merak uyandıran konusu “zaman yolculuğu” karşılar bizi. Görelilik teorisinin bulunmadığı, kuantum teorisinin ortaya atılmadığı günlerde dört boyutlu uzay-zaman fikriyle H. G. Wells "Zaman Makinesi"yle çıkar karşımıza.

“Gerçekte dört boyut vardır, üçüne uzayın üç düzlemi adını veriyoruz, bir dördüncüsüyse zamandır. Fakat önceki üç boyutla sonuncusu arasına gerçekdışı bir ayrım çekilmekte, çünkü bilincimiz, kesintilerle, o sonuncusu boyunca, yaşamlarımızın başından sonuna dek tek bir yönde hareket eder… Bilincimizin onun üzerinde hareket etmesi dışında, Zaman ile öteki üç boyut arasında hiçbir fark yoktur… Mevcut andan devamlı kaçmaktayız. Maddesel olmayan ve hiçbir boyutu bulunmayan zihinsel var oluşlarımız beşikten mezara kadar, sabit bir hızla 'Zaman Boyutu'ndan geçmekteler. Tıpkı, yaşamımıza dünya yüzeyinden 80 km. yukarıda başlasaydık, aşağı yol alacak olmamız gibi." diyen Wells zamanın şu andan geçmiş ve geleceğe akışına insanı katarak zamana dair bir tanımlama yaparak bugün “kipsiz teori” olarak adlandırdığımız teoriye atıfta bulunur aslında.

Kipsiz Teori

Zaman felsefesi içerisindeki bu kipsiz teoriye göre geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın hepsinin mevcut fakat aynı zamanda olmadığı kabul edilir. Nasıl ki New York, Londra, Moskova mevcutsa ve aynı yerde değilse zamanın konumlanışı da buna benzer. Lakin Wells’in, özellikle, “Mevcut andan devamlı kaçmaktayız. Maddesel olmayan ve hiçbir boyutu bulunmayan zihinsel var oluşlarımız beşikten mezara kadar, sabit bir hızla Zaman Boyutu’ndan geçmekteler.” ifadesindeki “mevcut andan kaçış” bu satırların yazarını Augustinus’un zamanı açıklamaya yönelik yaptığı sorgulamaya götürür. Şayet, “Geçmiş artık var değilse ve gelecek henüz var olmamışsa zamanın üç bölümünden (geçmiş, şimdi ve gelecek) bu ikisi nasıl var olabilir? Şimdi de daima var olsa ve hiçbir zaman geçmişe dönüşmeseydi, zaman değil sonsuzluk olurdu. Dolayısıyla şimdi, geçmişe dönüştüğü için zamansa, şimdi var olmasının nedeni var olmayacak olmasıysa şimdinin var olduğunu nasıl ileri sürebiliriz?”

Wells’in zamanın üç bölümünün varlığına ilişkin mevcudiyetine karşın Augustinus’a göre zaman sadece zihinde vardır. Hafıza ve beklenti nasıl ki bizde bir etki bırakıyorsa işte bu etki sebebiyle zamanın akışına dair yargılarda bulunuruz. Eğer zaman, doğası gereği sadece zihnimizde varsa “zaman yolculuğu” hayalinin gerçek olabilmesi ne ölçüde mümkün olabilir? Bu noktada zamanın doğrusal düzlemde ilerleyen bir tarih ve zamandan ibaret olduğunu belirtip insan zihnini aynı “an”ı defalarca tekrar eden değil, zamana yön veren varlık olarak gören Hegel zaman yolculuğumuzun önüne ne kadar geçer?

Zamanın Olmadığı Bir Evren Modeli

Bu sorular bir kenarda dursun, zaman noktasında “bilimsel açıdan zamanın bir illüzyon olduğunu söylemek çok zor. Bu görüşün temeli, fizik yasalarının ne olduğunu kavrama şeklimize bağlı,” diyen Perimeter Institute for Theoretical Physics (Ontario/Kanada) kurucularından Prefesör Lee Smolin’in aksine atom altı dünyasının fiziği olan kuantum teorisini ortaya atan John Wheeler ve Bryce De Witt’in denklemi, kuantum evreni açısından sarsıcı bir gerçeği ortaya koyar: zamanın olmadığı bir evren modeli. Oxford Üniversitesi (misafir) profesörlerinden teorik fizikçi Dr. Julian Barbour bu duruma yönelik olarak, “(evren) ‘şu an’ların muazzam ve sabit bir dizilişinden meydana geliyor; kozmik bir film şeridindeki kareler gibi. Herhangi bir zaman ya da ‘şu an’, evrenin nasıl işlediğine yönelik açıklamalara zamanın dahil edilmesine gerek yok. Zamanın geçtiği algısı, bu çerçevelerin her birini işlemden geçiren zihinlerimizden geliyor. Fakat bizzat zaman mevcut değil,” diyerek zamanın zihinsel bir olay olduğunu belirtir.

Robert Heinlein’in “All You Zombies” öyküsündeki yetim bir kızın cinsiyet değiştirip hem annesi hem de babası olmasının anlatıldığı öyküler gibi çelişkilerden hareketle mantıksal tutarlılık açısından bir sorgulama yapmak yerine fizik yasalarının zaman yolculuğuna izin verip vermediğine odaklanmak, yazının bundan sonraki seyri için daha yerinde olacaktır. Zira Sagan’ın Mesaj’ında kullandığı ve zamanda hızlıca hareket etmeyi öngören solucan deliklerinin var olması ihtimali gibi v.b. teorileri işlemek yerine bir örnekle kestirmeden sonuca varmak daha pratik bir çözüm olsa gerek. 

Geleceğe zaman yolculuğu hususunda umutla baktıran bu gelişmeler bizi hangi limana taşır, bugünden kestiremiyoruz. Ama başını kaldırıp Sagan’ın bahsettiği o yıldızlı gökyüzüne bakmasını bilenler belki de çoktan ebediyete intikal etmiş bir yıldızın parıltısına “merhaba” derken, elindeki bir fotoğrafla içerisinde bulunduğu zamandaki kişisel geçmişinin bir parçasını kaybedenler için insanı geçmişe götüren bir fotoğrafı var eden fotoğraf makinesi ve hafızamızın birlikteliği belki de elimizdeki biricik zaman makinemizdir ve biz bunun farkında değilizdir. Yine de bu bilinmezlik sınır tanımaz hayallerimizle bilim kurgunun önünü açan ve geleceğin buluşlarına ilham veren en güçlü yanımızdır. Öyleyse hayal etmeye devam.  Zaman gemisi kalkıyor, zaman yolcusu kalmasın!

Özgür Virlan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türklerde Demircilik ve Sarı Irmak Kıyısı Heykelleri /Özgür VİRLAN

                         ÖZ             Tarihin en eski devirlerinden itibaren madenleri çıkarıp işlemesini bilen Türkler demiri işleyerek bir çok alet edevat yapmışlardır. Bu aletlerden bilhassa dönemin savaş teknolojisi kapsamında yapılan savaş aletlerinden başka sanatsal anlamda da eserler vermişlerdir. Bu eserlerden bir tanesi de bir kısmı halen gün yüzüne çıkarılmamış olan Pujin Köprüsü heykelleridir. Sarı Irmak üzerine inşa edilen ve 8. yüzyıla tarihlenen köprünün ırmak sularının taşması ve debisinin yükselip köprüyü parçalamasının önüne geçmek amacıyla köprünün iki bacağına demir heykeller koyup demir zincirlerle bağlayarak köprünün sağlam bir temel üzerinde durmasını amaçlayan bu yapı döneminin bayındırlık hizmetlerinin geldiği noktadan ziyade Türk demir işlemeciliği açısından son derece önemli bir göstergedir.   Giriş    ...

Şairliği Hayata, Yarını Bugüne, Küçük İnsanı Büyük İnsana Tercih Eden Şair: Orhan Veli/ÖZGÜR VİRLAN

     Şair yaratılışı her ne kadar çalışmasına olanak tanımasa da genç yaşta PTT Genel Müdürlüğünde memuriyete başlayan Orhan Veli, sıkıcı olduğu kadar yaşamın kendisi olan “Süleyman Efendi”ye olan uzaklığı karşısında, “Şairlik ile memuriyetin bağdaşmayacağını gördüm. Şairliği tercih ettim.   Mizacım beni buna mecbur etti.” [1] diyerek büyük adamlara sırt dönüp kendini bulduğu yere, sıradan insanın yanına gitmiştir. Bu gidişte muhakkak ki Ankara Lisesindeki öğretmenleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Rıfkı Melûl Meriç, Halil Vedat Fıratlı, Yahya Saim Ozanoğlu gibi isimlerden ders alırken [2] gene bu dönemlere rastlayan ilk şiirlerini yazmaya başlaması etkili olmuştur. Nitekim daha Ankara Lisesi’nde okurken tanıştığı Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le beraber 18 sayı çıkarttıkları “Sesimiz” dergisi Garip hareketinin ilk adımları olmuştur. [3] Başlarda klâsik tarzda şiirler yazan Orhan Veli bu döneminde Ahmet Haşim, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dıranas, ...

Frederic Gros'un "Yürümenin Felsefesi" Üzerine/Özgür VİRLAN

       Tüm duyularımızın bir bütün olarak aynı anda çalıştığı tek eylemdir belki de yürümek. Yürürken istemsizce düşünür, duyar, görür, hisseder, koklar ve tadarız. Kışın bir tohum olarak hayallerimize ektiğimiz mutluluğu yürürken baharın güneşinde hisseder, içimize çektiğimiz havanın tadını bile farklı algılarız. Bu yüzden   “yürümek spor değildir”   diye başlar Frederic Gros,   Yürümenin Felsefesi   kitabına.      Nihayetinde  “Spor teknik, kurallar, puanlama ve rekabet meselesidir, durmadan öğrenmeyi ve çalışmayı gerektirir; duruşları tanımak, doğru hareketleri bir araya getirmektir. Doğaçlama ve yetenek sonra gelir. Spor skor tutmaktır: Hangi sıralamadasın? Zamanlaman ne? Sonuç ne? Tıpkı savaşta olduğu gibi, kazanan ve kaybeden ayrımı burada da mevcuttur. Sporla savaş arasında, savaşta onura, sporda utanca dönüşen bir benzerlik bulunur: rakibe duyulan saygı, düşmana duyulan nefret… Spor marka ve imaj tüketicilerinin üşüştüğ...