Ana içeriğe atla

Byzas’tan Süleyman Peygamber’e Şehrin Kuruluş Efsaneleri ve Bir Değerlendirmesi/Özgür VİRLAN





            Yakındoğu ve Avrupa arasındaki geçiş yolunu sağlayarak Karadeniz havzası ile

Ege-Akdeniz dünyasını bir araya getiren ve dar bir boğaz sistemi üzerine kurulu bir şehir

görünümünde olan İstanbul 330 yılında Roma İmparatoru Constantinus tarafından

başkent ilan edilmesinden 1453 yılında II. Mehmed’in şehri almasına değin geçen

sürede Roma İmparatorluğu’na (1204-1261 arası Latin İmparatorluğu’na başkentlik

yapmıştır) ve II. Mehmed’in şehri fethiyle beraber 1922 yılına kadar da Osmanlı Devleti’ne

başkentlik yaparak dünya tarihi açısından önemli şehirlerden biri olmuştur.

 





a)      Byzas’ın Şehri

 

Zamanının iki büyük gücüne başkentlik yapan şehrin mazisi köklü olunca bu maziye

ait efsaneler de eksik olmamıştır. Zira şehrin ilk kuruluşuna dair yaygın efsaneİ.Ö.  659

tarihinde bir Megara kolonisi olarakkurulduğuyönündedir ve efsaneye göre Megaralılar'ın

başındakikumandanınadı Byzas’tır ve şehrin adı da bu kumandandan gelir. Bir başka

efsaneye göre ise Byzantion'un kurucusu olan Byzas, Tanrı Zeus'un kızı Keroessa ile Deniz

Tanrısı Poseidon'unoğludur. Byzasdoğduğu yerde bir şehir kurmuş ve şehre kurucusundan

sebep Byzantionadı verilmiştir.[1] Söz konusu olan bu son efsane Troya Savaşı’ndan önceki

dönemde İ.Ö. II. binyıl efsanelerinden birinde geçer ve bir gün kentin Hera Tapınağı

rahibelerinden KralInakhos’un güzel kızı Io’yu Zeus görür ve ona aşık olur. Sonrasında

genç kızı sık sık ziyaret etmeye başlayınca kısa sürede Hera durumun farkına varır ve

öfkelenir.  Zeus da  sevgilisini eşi Hera’nın gazabından koruyabilmek için Io’yu beyaz bir

ineğe çevirir. Hera hayvanın kendisine verilmesini ister ve ardından hayvanı alınca akrabası

yüz gözlü devArgos’un denetimine verir. Zeus da habercisi Hermes’i gönderir ve Hermes

devi büyüleyerek öldürünce HeraIo’ya bir at sineği musallat eder. Ioda bu işkenceden

kaçarak birçok yerleri aşar. Trakya üzerinden geçer, sonunda Kydaros (Alibeyköy Deresi) ile

Barbyses (Kağıthane Deresi) ırmaklarının Khrysokeras’ın (Altınboynuz=Haliç) bitimindeki

balçık denize döküldükleriSemystra (Eyüp) adı verilen yere gelir. Burada Zeus ile olan 

ilişkisinden bir kız çocuğu dünyaya getirir.[2]Byzantion’luDionysios, bir at sineği tarafından 

rahatsız edilmeye devam eden ineğin, daha sonradan Byzantion’un kurulacağı buruna doğru

kaçtığından dolayı boğazın adı:  “Bosporos” yani “İnek Geçidi”, bugünkü Sarayburnu’nun ise

“Bosporos Akra” yani “Bosporos Burnu” adını aldığını ifade eder.[3]

Alnında boynuz biçiminde çıkıntılar olmasından sebep bu çocuğa Keroessa

“boynuzlu” adı verilir. Keroessa genç kızken, güzellikte Trakya kızlarını geçtiğinden

Poseidon ona aşık olur ve Byzas adında bir oğulları olur. Trakya kökenli bu isimden hareketle

şehrin ilk efsaneleri de Trakyalılarla ilişkilendirilir. Yerel bir efsaneye göre, söz konusu çocuk

Trakyalı nymphe(su perisi) Bizye tarafından büyütüldüğü için Byzas adını almıştır. Diğer bir

yerel söylenceye göre ise Byzas, nympheSemystra’nın çocuklarından biridir.[4]                

Byzas ergenliğe erişince Trakya liderlerinden Medias onu bölgeyi zarara uğratan vahşi

bir hayvanla mücadeleye yollar. Byzas bu hayvana karşı galip gelerek Kydaros ile Barbyses

derelerinin birleştiği yerde yere devirdiği bir boğayı tanrılara kurban eder. Ancak bir kartal

sunağın üzerinden boğanın kalbini kapar. Uçarak Khrysopolis’in (Üsküdar) karşısındaki

Bosporos Burnu’na konar. Kartalı takip eden Byzas, Bosporos Burnu’na gelir. Burada bir kent

kurmaya karar verir. Trakya kralı olan Byzas, Barbyses‟in ölümünden sonra, onun

kızlarındanPhidaleia ile evlenir. Ardından doğduğu bölgede, adına izafeten Byzantion’u

kurar.[5]

            ByzantionluStephanos, EtymologicumMagnum, ve EustathiusByzantion’un

 

şehrinKeroessa ve Posedion’un oğlu Byzas ya da Megaralıların donanma komutanı Byzes

 

tarafından kurulduğunu yazmalarına karşın, Byzantion adının şehrin kurucusu Byzas’tan

 

geldiği bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Zira Byzas değil de kentin kurucusu Byzes

 

olsaydı şehre “Byzeion” denmesi gerekirdi.[6] Yine Azra Erhat da Mitoloji Sözlüğü’nde

 

Byzas’ı Bizans’ın kurucusu olarak açıklamaktadır.[7] Lakin bunun aksine Patria

 

Constantinopoleos’a göre Byzas, kenti mitolojik bir kahraman olan Antes ile kurmuştur ve bu

 

sebeple iki kahramanın adlarının ön ekleri bir araya getirilmesinden kentin adı çıkar: Byz-

 

Ant-ion.[8]

Byzantion, Eusebios’a göre İ.Ö. yaklaşık 659, Lydus’a göre ise 628/625 yıllarında

 

kurulmuştur. Yine Eusebios’a göre ByzantionKalkhedon’dan 26 yıl, MiletosluHesykhios’a

 

göre 19 yıl, Herodotos’a göre ise 17 yıl sonra kurulmuştur.[9]

           

İstanbul’un tarih sahnesine çıkması pek tabidir ki kehanet ya da efsaneler ile

 

açıklanamaz. Zira antikçağ mitrografları olaylara “prohellenlik” perspektifinden yaklaştığı

 

için bu durum Helen varlığını meşrulaştırma ve yörede ikâmet eden otokton halkları

 

yok sayma durumuna neden olur. Oysa Byzantion Karadeniz ticaretinin en önemli

 

noktalarından biridir ve öncesinde söz konusu alanda “Lygos” adında bir yerleşim yeri

 

mevcuttur ve de Trakyalılar bölgede son derece etkindir. Bütün bunlar düşünüldüğünde

 

Byzantion’unkuruluşunun  ne denli zorlayıcı bir süreç gerektirdiği anlaşılır ve bu durumda

 

efsaneler önemini yitirir. Keza  eskiçağ  bilimlerinin farklı alanlarından  edinilen sınırlı veri

 

Kalkhedon’u İ.Ö. 685,  Byzantion’uise  İ.Ö. 668’de Megaralılarınkolonize  ettiğini ve

 

bölgede var olan otokton  topluluklarıninsiyatifi çerçevesinde Megaralıların  bölgede

 

varlıklarını sürdürebildiğini ortaya  koyar.[10]

 

b)     “Körler Ükesi”nden Byzantion’a

 

 

            Kentin kuruluşuyla ilgili bir diğer efsane ise karşı yakayı ve Byzantion’u

 

Değerlendiren Pers Kralı I. Darious’un komutanı Khersonesos’un “Kalkhedonlular

 

o zaman kör olmalıydılar; zira kör olmasalardı, kentlerini kurmak için ellerinin altında

 

daha güzeli varken daha kötüsünü seçmezlerdi” sözüdür. Fakat bu sözMalkin ve Shmueli’ye

 

göre gerçeği ifade etmez. Onlar Byzantion’unTrakya kısmında olduğundan vahşi Trak

 

kabilelerinin saldırılarından çekinildiği içinMegaralılar ilk olarak daha güvenli ve kısmen

 

daha avantalı konumdaki Kalkhedon’a yerleştiği iddiasını dile getirerek bir körlükten ziyade

 

bilinçli bir harekete işaret ederler.[11] Arslan Tekin’e göre iseKalkhedon tercihinin bilinçli bir

 

tercih olma ihtimali son derece yüksektir. Bu tercihte; kolaylıkla ve hızlıca tahkim edilecek

 

hafifçeyüksek tepeleri barındıran, tarıma ve hayvancılığa elverişli olması ile Kalkitis

 

Adası’nda (Heybeliada) bakır ve berilyumun olması ve de yerli halk ile oluşturulan barışçıl

 

koşullar bu tercihi etkilemiştir.[12] Ayrıca Byzantion’un kurulduğu Sarayburnu’na kent 

 

kurulmadan önce Traklar yerleşmiş olduğundan bu bölgeye yerleşmek kolay değildi. Keza

 

söylenceye göre ThasosluArystonymos’un oğlu ArkhiasArheion’a (Ortaköy) gelip bir koloni

 

kurmaya çalışır fakat bu girişim onun karada ve denizde üstünlük gösteren bu yeri

 

Byzantion’un konumuna tercih etmesini en az Kalkhedon’u kuran MegaralıArkhias kadar kör

 

olduğunu gösterir(!) ancak Kalkhedonlular tarafından bu girişim engellenir zira uzun vadede

 

diğer yaka da bir koloni kurma düşünceleri vardır ve bu kentte Byzantion olacaktır.[13] Söz

 

konusu bu durum Byzantion’un kurulma aşamasına farklı bir açıdan yaklaşıp Megaralıların

 

yayılmastratejilerini ortaya koyarak, efsanelerden farklı olarak dönemi içinde gerçekçi bir

 

yaklaşımsunar.

           

c)      Constantinus’un Şehri

 

İ.Ö II. yüzyılda Roma İmparatorluğu sınırları içerisine giren Byzantion’un kaderi

27 Şubat 272 yılında  kuzeybatı Balkanlarda bir imparator muhafızı olan Constantinus’un

oğlu olarakdünyaya gelen Constantinus’untetrak* içerisinde yer bulmasıyla değişmiştir.  İ.S

305 tarihinde ikiAugustus, Diocletianus ve Maximianus’untetraklığı bırakması üzerine

CaesarlarıGallerius ve (baba) Constantinus,Augustus olmuştur.  Batı’nın Augustus’u olan

Constantinus’un 308 yılında İngiltere’de ölmesiyle yerine oğlu Constantinus geçmiştir. Lakin

308 yılına kadar tetraklığıkabul görmediğinden 28 Ekim 312 tarihinde Maxentius’u Roma

yakınındakiMilvio Köprüsü’nde yenerek Batı Roma’nın; 18 Eylül 324’te Doğu’nun

Augustusu  olanLicinius’uKhrysopolis’te, bugünkü Üsküdar’da, mağlup edince

Constantinushem Doğu’nun hem de Batı’nın tek hakimi olarak tarihe adını yazdırdı.[14]

Constantinus312 yılındaki MilvioKöprüsü’nde zaferi ilahi bir yardımla kazandığını

belirtir.Biyografisini yazan Eusebius’a göre: “İmparator çarpışmadan önce gök yüzünde

‘bununla fethet’ yazılı bir haç görmüş ve ordusundaki kalkanların üzerine  X( khi) ve P (rho)

yaniKristogramkoyarak zaferi elde etmiştir.” 1 yıl sonra da İ.S. 313 tarihinde Milano

Fermanı’yla Hıristiyanlığı Roma’nın eşit bir dini olarak kabul edecektir.[15]

            Vaftiz olarak Hıristiyan olan ve bir azize kabul edilen annesi Helena’ya rağmen

kendisininHıristiyanlığının sadece bir söylenceden ibaret olmasının[16] genel sebebi ile

Byzantion’un “Nova Roma”olarak yeni başkent ilan edilmesi arasındaki bağlantı pek tabidir

kigünümüze değin ulaşan efsaneler ile açıklanamaz. Zira efsaneye göre imparator yeni bir

başkent kurmayı amaçladığı sıralarda ilk olarak doğduğu şehir olan Naissus (Niş), Serdik

(Sofya) ve Tessalonik’i (Selanik) düşünürken sonrasında dikkatini Troya’ya çevirmişti;

fakatRoma’nın kurucusu Eneas, İtalya ve Latium yolunu tuttuğundan Constantinusda

buraları ziyaret etmiş, şehir kapılarını bizzat kendisi çizmiş lakinSozomen’in belirttiğine

göre bir akşam Tanrı, rüyasında ona başka bir şehir bulmasını bildirmiştir. Constantinus’da bu

durum üzerine Byzantion’abaşkenti taşımaya karar verir.[17] Bu kararın  hemen ertesinde

Constantinus şehri hızlıca bayındır hale getirme çalışmalarına başlar ve geneefsaneye

göre elinde bir asa ile şehrin hudut taşlarını tespit ederken yanındakilermüstakbel şehrin

geniş sahası karşısında “yüce İmparator’um ne zaman duracaksınız” diye sorar ve imparator

da“önümde yürüyen durduğu zaman” cevabını vererek etrafındakilere yapıp ettiklerini ilahi

bir kuvvetin yardımıyla yaptığını belirtmek istemiştir.[18]

            Gel gelelim şehrin Byzantion’dan Nova Roma’ya dönüşümünün esas sebebini

inanca dayalı söylencelerde değil imparatorluğun topraklarının güvenliği noktasında aramak

gerektir. Keza Roma model alınarak İ.S. 324-330 tarihleri arasında inşa edilen ve

11 Mayıs 330 tarihinde törenlerle açılan yeni başkentin seçiminde Constantinus’un, batı

topraklarını ve Roma kentini barbarların (Franklar, Germenler, ve diğer Kuzey Avrupa

kavimleri) akınlarından korumak ve imparatorluğu daha güvenli bir zemine oturtmak arzusu

ağır basmış olmalıdır.[19]

Ayrıca Constantinus imparatorluğun ihtiyaç duyduğu taze kanı ve itici kuvveti

Hıristiyanlıkta bulabileceğini düşündüğünden olsa gerektir Hıristiyanlara özel bir ilgi

göstermiştir. Keza onun dönemine kadar Hıristiyanlar Roma’da rahatsız edici bir dinin

azınlığıydılar. Kimi zaman varlıklarına ve ibadetlerine göz yumulan Hıristiyanlar kimi

zaman da zulüm görürlerdi fakat Constantinus ile birlikte Hıristiyanlık devletin resmi

dini olmasa da önceki konumuna göre üstün bir konuma erişmiştir. Bilhassa orduda ve

askerlerarasındaki durum bundan ibaretti.[20] Zira ilk olarak Milvio Köprüsü’ndeki zaferini

gökyüzünde gördüğü “bununla fethet” yazılı bir haça bağlaması, sonrasında Milano

Sözleşmeli ile Hıristiyanlığı Roma’nın eşit bir dini olarak yasalaştırması tamamen ordu

ve halk içindeki dinamik kitleyi imparatorluğun yararı noktasında kullanmaktan ibaret bir

anlayıştır. Zira kendisinin Pagan ve Yunanlı ruhuna Arius’un mezhebi daha yakın iken o

325’te İznik’te topladığı konsülde Arius’un kilise tarafından aforoz edilmesine son derece

mutlu bir şekilde katılmıştır. Neticede onun için kendi inançlarına yakın olan birinden ziyade

kendi yönetimi altında ve avucunun içinde olan bir kilise daha önemliydi.[21]

            Byzantion neredeyse sil baştan tekrardan imar edilerek Nova Roma’ya dönüşmüş ve

Constantinus’un ardından ise şehir kendi ismiyle “Konstantinopolis” olarak anılmaya

başlamıştır. Şehrin Roma dönemine ait verilen kuruluş efsanelerine dikkat edilirse

Constantinus’unHıristiyanlıktan daha doğru bir ifadeyle Hıristiyanların dinamizminden

yararlanma düşüncesinin etrafında efsanelerin oluştuğu görülecektir. Zira şehrin tercihi

ardından imarı dahi efsanelere göre Tanrı’nın yol göstericiliği sayesinde olacaktır.

 

d)     Evliya Çelebi’ye Göre Seyahatname’de Şehrin Kurucuları ve Kuruluşu

 

Şehrin geç antikçağa kadar olan zaman dilimi içerisindeki Yunan-Roma kaynaklarına

yansıyan söz konusu kuruluş efsaneleri ve değerlendirmelerinin dışında şehrin Türk-İslam

kaynaklarına yansıdığı haliyle ilk kurucusu Süleyman Peygamber olarak kabul edilir ve

Evliya Çelebi bu hususta şunları zikreder: “Yunan tarihçisi  Yanevan ve diğer tarihçiler

İstanbul'un yapılışı hakkında şu konuda birleşmişlerdir ki, İshak'ın görüşüne göre

Peygamber Efendimizin doğumundan 1600 sene önce Davud Peygamber oğlu Hz.

Süleyman Kaf ‘dan Kaf’a, insanlar ve cinler, vahşi hayvanlar ve kuşlara hükmetti, ama

Batı tarafında Okyanus içinde Ferenduz adında bir ada içinde Saydun adında şanı büyük

bir padişah var idi. Gayet gururlu ve budala olup  Hz. Süleyman'a baş eğmeyerek serkeşlik

etti. Ondan Hz.Süleyman yer götürmez büyük  bir ordu ile ve her türlü canlı ile Saydun

padişahın üzerine varıp bütün yerini yurdunu harap, halkını esir etti…  Ama bu öldürülen

Saydun  melikinin felekte benzeri yok bir peri yüzlü, melek görünüşlü, parlak yıldız, bakire,

taze bir  kızı var idi. Hz. Süleyman o kızı ganimet malından  alıp onu nikahları

altına aldılar… O kız şeytanın aldatması ile daima ağlardı.  Hz. Süleyman bu yıldızı kötü

kızın üzüntülü halinin  sebebini sorunca kız: ‘EyAllah'ın emini, dilerim benim için bu

mahalde büyük bir saray yaparsın, ben de kalan ömrümü orada ibadet  ile geçiririm ve

babamın resmini yaptırıp ona baktıkça ağlamaktan kurtulurum.’ Diye türlü türlü  ricalar

etti. Derhal ricası kabul olup Hz. Süleyman bütün insanlara, cinlere ve perilere emredip

Makedon diyarında yaniErzurum, Filibe, Edirne, İstanbul ve İzmit'te  suyu ve havası tatlı

yerleri dolaşarak yedi günde Hz. Süleyman'a gelip haber verdiler. Ondan  Hz. Süleyman

Atina'ya gelip orada Temâşâlık adlı cihannüma bir köşk yapmıştır ki halâyapısının

eserleri açık seçik Havernak köşküdür ki halen görülmeye değer büyük  yapılardır ki 

insanın aklı durur. Oradan İstanbul toprağına gelip halâ Hünkar Bahçesi olan

Sarayburnu adlı yere gelip orada Süleyman otağını  kurup konakladı. Bir gece uyuyup

suyu ve havasından hoşlanınca o yerde büyük  bir saray ve türlü türlü  dinlenme yerleri

yaptı ki dillerde destan olup dünya durdukça mamur ve bakımlı ola diye İstanbul toprağı

için hayır dua etti. Meğer o yıldızı kötü olan kız, babasının resmine gizlice putperestlik

eder. Hz. Süleyman gerçeğiöğrenince  bu kızı babası gibi katletti. Sonra Süleyman

Peygamber Sarayburnu'nda o büyük eserleri olduğu gibi bırakıp Arz-ı Mukaddese'ye gidip

orada Hz. Davud'un yapımınabaşladığı Mescid-i Aksa'yı SüleymanPeygamber

tamamlarken vefat etti. Babası yanında Kudus-i Şerifin kalesi dışında büyük bir türbede

yatmaktadırlar.”[22]

           

Yahudi geleneğine göre Süleyman Peygamber diplomatik nedenlerden ötürü firavunun

 

kızı ile evlenir ancak bu durum İsrail’in Tanrı’sının gözünde ihanetlerin ilkidir. Nitekim

 

Meseller’e göre de Süleyman Peygamber karısı için ayrı bir ev yaptıracaktır. Talmud ise

 

İsrail’in talihsizliğini bu evlilik gününde  başlatarak “…Mikail gökten indi denize bir kazık

 

çaktı ve bu sazlığın iki yanında biriken çamurlar orayı sık bir sazlığa çevirdi; burası Roma’nın

 

kurulduğu yerdi.” Derken Süleyman Peygamber’in imparatorluğunu sağlamlaştırma

 

düşüncesiyle Kudüs’ü ve tapınağı yıkan devletin temellerini attığını belirtmektedir.[23]

           

            Söz konusu tapınağın yapılmasında Sur Kralı Hiram son derece önemli bir şahsiyettir.

 

ZiraHiram bir putperesttir ve dolayısıyla tapınağın yapılması için gerekli bilgi ve beceri de

 

bu sebeple bir putperestin elindedir. İlk başta aralarının çok iyi olduğu izlenimine karşın

 

Hiram ile Süleyman Peygamber arasındaki ilişkiye atıfta bulunan Hıristiyan yazarlar

 

böylelikle gelecekteki Müslüman efsanelerinin temelini hazırlamışlardır. Ayrıca Krallar

 

Kitabı: “Hiram, Süleyman’ın ona verdiği şehirleri beğenmedi. Bana ne biçim şehirler verdin

 

kardeşim”dediğini belirterek aralarındaki ihtilafa değinir. Fakat bu durumun çatışmaya

 

dönüşmesi Müslüman tarihlerin de olacaktır.[24]

 

            Bu bağlamda Müslüman geleneğinde Hiram Süleyman’ın müttefiki ve ortağı

 

olmaktan çıkarak ve asi bir kâfir şahsında tanımlanarak Süleyman Peygamber’in tekrar

 

Tanrı’nın lütfuna kavuşması için içindeki kötülüklerden kurtulması yönünde alt edilmesi

 

gereken bir düşman olarak karşımıza çıkar.Böylelikle putperest kişilik artık özgül kimliğini

 

yitirecek, Taberi’de anonim, El-Salabi’deSeydalı (Sidun), Türk yazarlar arasında ise Ankur

 

diye anılacaktır. Bundan sonra efsanelerde Süleyman Peygamber’in mağlup etmek

 

durumunda olduğu bir karşıtı olacaktır ve artık kafir kralın bir kızı vardır ve Süleyman

 

Peygamber bu kıza gönlünü kaptırmıştır. Ancak kız putperesttir ve Süleyman Peygamber

 

bunu sonradan öğrenecektir. Sonrasında da kızı cezasız bırakmayacak ve böylece Müslüman

 

geleneği içinde dağılan Yahudi ve Hıristiyan geleneğinin parçaları bir araya gelecektir.[25]

 

Talmud geleneğinde ise yazarlarSüleyman Peygamber’in söz konusu evliliğinden sonra

 

iktidara geri dönmesine olumlu yaklaşmazken Müslüman metinlerine bu durum bir tür

 

arınma, günahlardan kurtulma ve bir tür bağışlanma olarak geçecektir.[26]

 

Evliya Çelebi şehrin ikinci kurucusunu Hz. Süleyman’ın oğlu Melik Racim olduğunu,

 

Melik Racim’in babasının yaptığı yapılar üzerine birçok yapı eklediğini ve 240 sene meliklik

 

ettiğini belirtmiştir.[27] Şehrin üçüncü kurucusuolarak Evliya Çelebi Yanko binMadyan’ı

 

göstererek şöyle anlatır: “Üçüncü kurucu: Madyan oğlu Yanko oldu ki Adem Safi'nin

 

yeryüzüne inişinden sonra 4600 yılında padişah olup İstanbul'u kurdu… Bunun krallığı,

 

Büyük  İskender'in doğumundan 430 sene öncedir. Büyük İskender'den Hz. Risalet'in

 

doğumuna kadar 882 senedir… Bir rivayette Yanko, kısraktan doğduğu için Madyan oğlu

 

Yanko derler. Yunan Batlamyuslarmm ilkidir. Yeryüzünü  baştan başa ele geçiren dört

 

cihangir melik vardır.İkisi İslam'da, ikisi başka sapık dinlerdedir. Biri Hz. Süleyman

 

Peygamber, biri İskender-i Zulkarneyn'dir. Buna da peygamber demişlerdir. Müslüman

 

olmayanlardan yeryüzüne baştan başa sahip olanın biri Kürt Buhtunnasır biri de Madyan

 

oğlu Yanko'dur. 600 yıl yaşamıştır… Hudâ'nın hikmeti, bir gün bu Madyan oğlu Yanko

 

içip eğlenip mest ve sarhoş naz uykusuna dalıp yatarken sabahleyin kendini tahtı ile  Saray

 

Burnu adlı yerde bulup nice günler orada kalır. Bütün vezir ve beyleri ve bütün işbaşında

 

olan hizmetçileribaşına toplayıp İstanbul'un Sarayburnu adlı yerin suyu ve havasından

 

hoşlanıp bir kale yapmaya başladı, zira bu Madyan oğlu Yanko, büyük şanlı cihangir bir

 

padişah idi. Bütün Yunanlılar buna II. Süleyman derler…”[28]

 

            Süleyman Peygamber efsanesi 2500 yıl içerisinde üç dinin savunucuları tarafından

 

yaratılmasına rağmen “Yanko bin Madyan” karakteri ve efsanesi Tük-İslam yazarları

 

tarafından yaratılmış olan tamamen hayali bir karakter ve efsanedir.[29] Söz konusu olan bu

 

efsaneye adını veren karaktere on beşinci yüzyıl metinlerinden önce rastlanılmaz fakat

 

efsanelerdeşehrin ilk kurucusu olarak zikredilen Byzas’tan dahi Yanko bin Madyan

 

karakterinin daha öncesine gittiği gözlemlenmektedir. Bu kahramanın kökeni, Hıristiyanlığın

 

ilk yüzyıllarında Hıristiyan tarihçilerin pagan ve Yahudi kaynaklarını birleştirme çabası

 

güttükleri kroniklere değin görülebilir.[30]

           

            Şehrin Osmanlılar tarafından fethiyle beraber Türk yazarlarında şehrin tarihinin büyük

 

bir merak uyandırdığını görmekteyiz. Zira bu hususta akla ilk gelenlerden biri olan

 

AhmedBican Yazıcıoğlu ve eseri Dürr-i meknun’dur. Bu eserin akla ilk gelmesinin nedeni

 

ise geçmişe dönük olarak ve dönemin şartları baz alınarak yapılan değerlendirmedir.

 

Keza Evliya Çelebi’nin İslam öncesi devirleriçin genel olarak gösterdiği kaynak olan

 

Tarih-i Yenvan’ınKitab-ülÜnvanolması kuvvetle muhtemel bir durumdur keza Osmanlılar

 

bukitaba pek yabancı sayılmazlar.[31]Bu hususta CanonChronicus adlı eseriyle Akdeniz

 

bölgesindeki ünlü şehirlerin ilk kuruluş bilgilerini veren KesaryalıEvsebios’un ardından eseri

 

ikincil bir tür olmuş ve sonrasında gerek Arapça veya Suryanice yazan Doğulu Hıristiyanlar

 

tarafından, gerekse de Nesturiler ve diğerleri tarafından ünlü şehirlerin kuruluşuna dair

 

bilgilerveren eserlerin kopya edilmesi sırasında bilgiler birbirine karışarak karmaşık bir hal

 

almıştır.[32]Menbic Piskoposu Agapios’da onuncu yüzyılda yazdığıKitab-alÜnvan adlı 

 

eserinde Nikomedya’nın kuruluşunu hem Gideon hem de Manasse dönemlerine

 

götürürken bu duruma dair en iyi örneği vererek şöyle söyler: …Nikomedya, yani

 

Konstantiniye, Nikomedes tarafından kuruldu ama bir süre sonra şehir yerle bir oldu ve

 

Kral Byzos şehri yeniden kurdu ve kendi adını verdi. Bir süre sonra da Helen’in oğlu

 

Konstantin tahta çıktı ve şehri büyüttü, genişletti ve ona kendi adını verdi.”[33] Böylelikle

 

şehrinByzas ve Constantinus’tan önceki bir başka kurucusu karşımıza çıkmış oluyor.

 

Agapios’un Arapça yazılan Kitab-al Ünvan’ıMas’udi tarafından kaynakların en iyisi olarak

 

zikredildiğinden, onla on birinci yüzyıl arasında yaşayan İbrahim bin Vasıf Şah’a atfedilen

 

Kitab-ülAcaib’deMa’sudi’dençokça  etkilendiğini görüyoruz ve söz konusu olan bu

 

eserinde “eski Konstantiniye diye bilinen Nakmuliya…” diye belirttiği Nikomedya’nın

 

bozularak“Nakmuliya” diye geçiyor olması Agapios’un,Konstantiniye’nin atası olduğu

 

yorumunu bildiğini ve benimsediğini gösterir.[34] Ayrıca on altıncı yüzyılda Kühn-ülAhbar’ı

 

yazan Mustafa Ali’nin de kaynak olarak İbrahim bin Vasıf Şah’ı belirtmesi Zira Ahmed

 

Yazıcıoğlu’nun da temel kitabının bu kitap olduğu öne sürülebilir kuvvetli bir iddia haline

 

gelir[35] ve dönemin şartlarını da göz önüne getirdiğimizde Osmanlı Devleti’nin on beşinci

 

yüzyılda yani 1444’teki Varna Savaşı ve 1456’daki Belgrad kuşatmasında (ve Yazıcıoğlu

 

eserini bu aralıkta yazar) dönemin en büyük Hıristiyan gücü olan Macarların lideri Hunyadi

 

Yanoş’un ve Yanko’nun benzerliği dikkati çeker ve de efsanede sıklıkla Macaristan’a

 

göndermeler yapılması üstüne bir de İbrahim binVasıf Şah’ın eserinde Gideon’un savaşları

 

nedeniyle izlerinin bulunduğu Madyanîlere rastlanılması, son olarak da İbrahim bin Vasıf

 

Şah’ın Nakmuliya diye bozduğu şehiradını, yani Nikomadya’yı, Yazıcıoğlu yanlış okuyarak,

 

bu isimdeki “y” harfini “n” harfinden önce okuduğu zaman ki “y” harfinin altında yer alan iki

 

noktanın “n” harfi üstündeki noktadan önce geldiğini düşünmesi yeterli olacak ve söz konusu

 

adı “Yankomadya” olarak anlayarak Dürr-i meknun’da “Konstantiye” bölümüne neden

 

“bu şehri Yanko bin Madyanbünyad itmiştir.” cümlesi ile başladığı anlaşılmış olacaktır.

 

Böylelikle de yanlış bir okuma efsanevi bir kahraman yaratacaktır.[36]

 

 

 

 

 

 

e)      Sonuç

 

 

Sonuç olarak Evliya Çelebi’nin şehrin dördüncü kurucusu olarak verdiği

 

Büyük İskender’in ardından gelen beşinci kurucu: “Madyan oğlu Yanko oğlu Pozantin adlı

 

kral Macar ülkesinden inançsız askerlerle İstanbul'a gelip ‘babamın yapısı ve tahtıdır’

 

diye Makedon şehrini yeniden tamir edip taht edindi. Yüz sene yaşayıp İstanbul'u öyle imar

 

etti ki 600.000 patrik ve kıssis var idi. Onun için İstanbul'un bir ismi de Pozanta'dır.

 

Pozantin de Tuna Nehri buzu üzere at ile geçerken buz kırılıp Pozantin'in ömrü buz gibi

 

kırılıp vücudu buz gibi eridi. O sene yine büyük bir depremle İstanbul yıkıldı. Ancak Hz.

 

Süleyman'ın yaptığı köşk ve Ayasofya Camii yerindeki Hz. Süleyman mabedi kalıp 70 sene

 

harap ve yıkık  olarak yılan, çıyan, baykuş ve yarasa mekanı oldu.[37]Açıklamasında

 

geçen “Pozantin” adının yahut daha öncesinde on beşinci yüzyıl eserlerinde görüldüğü üzere

 

“Buzantin” adının “Byzantion” ile olan benzerliği gözden kaçmamaktadır[38]. Bu durumda

 

kuvvetle muhtemeldir ki “Pozantin” Türk-İslam geleneği ekseninde yoğrulmuş olan

 

“Byzas”ın yeni halidir. Keza on beşinci yüzyılda Osmanlılara karşı direnebilecek yegane güç

 

olan Macarların burada Yanko bin Madyan örneğinde olduğu gibi düşman/kötü olarak yer

 

aldığını görmekteyiz.

 

Diğer bir yandan Evliya Çelebi şehrin altıncı kurucusu Rum Kayseri, yedinci kurucusu

 

Vezendon, sekizinci kurucusu Yağfur’u bildirdikten sonra dokuzuncu kurucusu

 

Constantimus’u bildirir ve şunları zikreder: “Sonra Kostantin İstanbul'u gayrı tarz üzere

 

yapmaya başlayıpdokuzuncu yapıcı Kostantinoldu. Bütün ganimet mallarını sarf edip

 

şehrini güzelleştirdi. Surunu ve duvarlarını tamir edip bu gönül alan şehri taht merkezi

 

ettiği tarih Hz. İsa ile Hz.Risalet arasında idi. Frenk memleketinden ta Acem diyarının sınır

 

boylarına dek buyruk sahibi olup İsa dini ve milletini güçlendirmek için binlerce kilise

 

yaptı…”[39]

 

Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilerden alınan bu küçük pasaj dahi Constantinus’un şehri

 

kurmasındaki maksattan ve dini yaklaşımlarından ne denli uzak olduğunu göstermektedir.

 

Bir on yedinci yüzyıl eseri olan Seyahatname’nin on beşinci yüzyıldaki Türk yazarlarından

 

yer yer farklılık gösterdiği ve de on beşinci yüzyıl yazarlarının da tarihin hiçbir anında var

 

olmamış olan karakterleri önceki kaynaklardan yola çıkarak ve de buna kendi hatalarını da

 

ekleyerek hikâyeleri ne denli bir boyuta ulaştırdığı bu çalışma ile gösterilmeye çalışılmıştır.

 

Netice itibariyle İstanbul’un kuruluşuna ilişkin değinilen efsanelerden hareketle toplumların

 

zamanın koşullarına göre içlerinde hakim olan düşünce yahut inanç düzleminde hareket

 

ederekgeçmişe dönük efsaneleri kendi kültür daireleri ekseninde şekillendirerek varlıklarını

 

temellendirmeyoluna gitmişlerdir. Ancak bu yaklaşımlar sonucu ortaya çıkan efsanelerin

 

şehrin kuruluşuna dair kesin doğru diyebileceğimiz bir bilgi yahutdoğru bir bakış açısını

 

sunmadığını görmekteyiz. Bu sebepledir ki İstanbul’un kuruluşunuefsanelerde aramak yerine

 

tarih biliminin ışığında sis perdesini aralamak daha doğru olacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

 

 

1-      IŞINKENT, Demir, “İstanbul”, DİA, Cilt: 23, 2001, s. 205-212.

 

2-      ARSLAN, Murat, İstanbul’un Antik Çağ Tarihi Klasik ve Helenistik Dönemler, Odin Yayıncılık, İstanbul, 2010

 

3-      ARSLAN, Murat, “Byzantion: Bir Kuruluş Söylencesi, Efsanelerden Tarihsel Dönemlere”, Aktüel Arkeoloji Dergisi, Sayı: 37, Ocak-Şubat 2014, s. 46-55.

 

4-      ERHAT, Azra, , Mitoloji Sözlüğü, Remzi Yayınevi, İstanbul, 1984

 

5-      DEMİR, Muzaffer, “Körler Kenti” Kalkhedon ile Byzantion Kuruluş Hikayesi”, Aktüel Arkeoloji Dergisi, Sayı: 37, Ocak-Şubat 2014 s. 56-66.

 

6-      KAHRAMAN, Seyit Ali; DAĞLI, Yücel, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi: İstanbul, I. Cilt I. Kitap,  YKY, İstanbul, 2003

 

7-      YERASİMOS, Stefanos, Türk Metinlerinde  Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, İletişim Yayıncılık, İstanbul, Ocak 1993

 

8-      AKYÜREK, T. Engin Akyürek, “I. Constantinus: Konstantinopolis’in Kuruluşu”, Aktüel Arkeoloji Dergisi, Sayı: 37, Ocak-Şubat 2014, s. 76-87.

 

9-      VASILIEV, A. A.,Bizans İmparatorluğu Tarihi (Çev: Arif MüfidMansel), Maarif Matbaası, Ankara, 1943

 

10-  ORTAYLI, İlber, “Büyük Constantin ve İstanbul”,Milliyet, 28.05.2011

http://www.milliyet.com.tr/buyuk-constantin-ve-istanbul/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/29.05.2011/1395940/default.htm (Son erişim: 10.11.2017)



[1] Işın Demirkent, “İstanbul”, DİA, Cilt: 23, 2001,  s. 205.

[2] Murat Arslan, İstanbul’un Antik Çağ Tarihi Klasik ve Helenistik Dönemler, Odin Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 5-6.

[3] Arslan, a.g.e, s. 6.

[4]a.g.e, s. 6.

[5]a.g.e, s. 6-8.

[6] Prof. Dr. Murat Arslan, “Byzantion: Bir Kuruluş Söylencesi, Efsanelerden Tarihsel Dönemlere”, Aktüel Arkeoloji Dergisi, Sayı: 37, Ocak-Şubat 2014, s. 52.

[7] Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Yayınevi, İstanbul, 1984, s. 84.

[8] Arslan, a.g.d, s. 50.

[9]a.g.d, s. 54.

[10]a.g.d, s. 55.

[11] Doç. Dr. Muzaffer Demir, “Körler Kenti” Kalkhedon ile Byzantion Kuruluş Hikayesi”, Aktüel Arkeoloji Dergisi, Sayı: 37, Ocak-Şubat 2014, s. 58.

[12] Demir, a.g.d, s. 59.

[13]a.g.d, s. 66.

*Tetrak: İmparator Diocletianus tarafından III. yüzyılda  imparatorluğun doğu-batı olarak ayrılmasıyla oluşturulan dörtlü yönetime verilen ad. Batıda ve doğuda birer imparator olan “Augustus”  yer alırken imparatorlara yardımcı olarak  birer “Caesar” yer alır.

[14] Prof. Dr. T. Engin Akyürek, “I. Constantinus: Konstantinopolis’in Kuruluşu”, Aktüel Arkeoloji Dergisi, Sayı: 37, Ocak-Şubat 2014, s. 78.

[15] Akyürek, a.g.d, s. 80.

[16]İlber Ortaylı, “Büyük Constantin ve İstanbul”, 28.05.2011
http://www.milliyet.com.tr/buyuk-constantin-ve-istanbul/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/29.05.2011/1395940/default.htm (Son erişim: 10.11.2017)

[17] A. A. Vasılıev, Bizans İmparatorluğu Tarihi (Çev: Arif MüfidMansel), Maarif Matbaası, Ankara, 1943, s. 71.

[18] A. A. Vasılıev, a. g.e, s. 71.

[19] Akyürek, a.g.d, s. 80.

[20]İlber Ortaylı, “Büyük Constantin ve İstanbul”, 28.05.2011
http://www.milliyet.com.tr/buyuk-constantin-ve-istanbul/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/29.05.2011/1395940/default.htm (Son erişim: 10.11.2017)

 

[21]İlber Ortaylı, “Büyük Constantin ve İstanbul”, 28.05.2011
http://www.milliyet.com.tr/buyuk-constantin-ve-istanbul/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/29.05.2011/1395940/default.htm (Son erişim: 10.11.2017)

[22] Seyit Ali Kahraman; Yücel Dağlı, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi: İstanbul I. Cilt I. Kitap,  YKY, İstanbul, 2003, s. 7-8.

[23]StefanosYerasimos, Türk Metinlerinde  Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, İletişim Yayıncılık, İstanbul, Ocak 1993, s. 52.

[24]Yerasimos, a.g.e, s. 53-54.

[25]a.g.e, s. 56-57.

[26]a.g.e, s. 59.

[27] Seyit Ali Kahraman; Yücel Dağlı, a.g.e, s. 8.

[28]a.g.e s. 8-9.

[29]Yerasimos, a.g.e, s. 63.

[30]a.g.e, s.63.

[31]a.g.e, s. 66.

[32]a.g.e, s. 64.

[33]a.g.e, s. 64.

[34]a.g.e, s. 65-66.

[35]a.g.e, s. 67.

[36]a.g.e, s. 67.

[37] Seyit Ali Kahraman; Yücel Dağlı, a.g.e, s. 13.

[38]Yerasimos, a.g.e, s. 102-103.

[39] Seyit Ali Kahraman; Yücel Dağlı, a.g.e, s. 20.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türklerde Demircilik ve Sarı Irmak Kıyısı Heykelleri /Özgür VİRLAN

                         ÖZ             Tarihin en eski devirlerinden itibaren madenleri çıkarıp işlemesini bilen Türkler demiri işleyerek bir çok alet edevat yapmışlardır. Bu aletlerden bilhassa dönemin savaş teknolojisi kapsamında yapılan savaş aletlerinden başka sanatsal anlamda da eserler vermişlerdir. Bu eserlerden bir tanesi de bir kısmı halen gün yüzüne çıkarılmamış olan Pujin Köprüsü heykelleridir. Sarı Irmak üzerine inşa edilen ve 8. yüzyıla tarihlenen köprünün ırmak sularının taşması ve debisinin yükselip köprüyü parçalamasının önüne geçmek amacıyla köprünün iki bacağına demir heykeller koyup demir zincirlerle bağlayarak köprünün sağlam bir temel üzerinde durmasını amaçlayan bu yapı döneminin bayındırlık hizmetlerinin geldiği noktadan ziyade Türk demir işlemeciliği açısından son derece önemli bir göstergedir.   Giriş    ...

Şairliği Hayata, Yarını Bugüne, Küçük İnsanı Büyük İnsana Tercih Eden Şair: Orhan Veli/ÖZGÜR VİRLAN

     Şair yaratılışı her ne kadar çalışmasına olanak tanımasa da genç yaşta PTT Genel Müdürlüğünde memuriyete başlayan Orhan Veli, sıkıcı olduğu kadar yaşamın kendisi olan “Süleyman Efendi”ye olan uzaklığı karşısında, “Şairlik ile memuriyetin bağdaşmayacağını gördüm. Şairliği tercih ettim.   Mizacım beni buna mecbur etti.” [1] diyerek büyük adamlara sırt dönüp kendini bulduğu yere, sıradan insanın yanına gitmiştir. Bu gidişte muhakkak ki Ankara Lisesindeki öğretmenleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Rıfkı Melûl Meriç, Halil Vedat Fıratlı, Yahya Saim Ozanoğlu gibi isimlerden ders alırken [2] gene bu dönemlere rastlayan ilk şiirlerini yazmaya başlaması etkili olmuştur. Nitekim daha Ankara Lisesi’nde okurken tanıştığı Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le beraber 18 sayı çıkarttıkları “Sesimiz” dergisi Garip hareketinin ilk adımları olmuştur. [3] Başlarda klâsik tarzda şiirler yazan Orhan Veli bu döneminde Ahmet Haşim, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dıranas, ...

Frederic Gros'un "Yürümenin Felsefesi" Üzerine/Özgür VİRLAN

       Tüm duyularımızın bir bütün olarak aynı anda çalıştığı tek eylemdir belki de yürümek. Yürürken istemsizce düşünür, duyar, görür, hisseder, koklar ve tadarız. Kışın bir tohum olarak hayallerimize ektiğimiz mutluluğu yürürken baharın güneşinde hisseder, içimize çektiğimiz havanın tadını bile farklı algılarız. Bu yüzden   “yürümek spor değildir”   diye başlar Frederic Gros,   Yürümenin Felsefesi   kitabına.      Nihayetinde  “Spor teknik, kurallar, puanlama ve rekabet meselesidir, durmadan öğrenmeyi ve çalışmayı gerektirir; duruşları tanımak, doğru hareketleri bir araya getirmektir. Doğaçlama ve yetenek sonra gelir. Spor skor tutmaktır: Hangi sıralamadasın? Zamanlaman ne? Sonuç ne? Tıpkı savaşta olduğu gibi, kazanan ve kaybeden ayrımı burada da mevcuttur. Sporla savaş arasında, savaşta onura, sporda utanca dönüşen bir benzerlik bulunur: rakibe duyulan saygı, düşmana duyulan nefret… Spor marka ve imaj tüketicilerinin üşüştüğ...